Bir park vardı…
Geceye emanet ettiğimiz ilk bakışlarımızın sessiz kaldığı yer.
Sanki gökyüzü bizi izlerken hafifçe yutkunmuştu.
O an anladım;
bazı karşılaşmalar kaderin değil, kaderi bozanların işidir.
Sen, çocukluğundan kalan fırtınaları saklamaya çalışan
bir doktor hayaliydin.
Ben, eline yağ bulaşmış ama ruhu kararan işlerle erken tanışmış
bir adam.
İkimiz de yaralıydık,
bu yüzden birbirimizi çabuk bulduk.
Mum ışığında oturduğumuz o akşam…
Sanki dünya ilk defa kalbimi anlamış gibi
ışığını kısmıştı.
Siyah bir bandanan vardı elinde;
sessizce bıraktın avucuma.
Belli ki bazı hediyeler,
ayrılığı çok önceden bilir de
biz anlamayız.
Sonra yollar uzadı…
Bursa'nın soğuk kaldırımlarından
Antalya'nın sıcak asfaltına kadar
içimde bir şey yürüdü sürekli.
Askerde kavga ettik,
susarak barıştık,
yine de her seferinde birbirimize döndük.
Dönüşlerimiz bile kırgındı,
ama güzeldi.
Ben sana bir saat verdim.
Zamanı tut diye değil…
Bende kalan zamanı unutmaman için.
Meğer bazı hediyeler
veda mektubu gibi durur bilekte.
Sonra iki gün sustun.
İki gün.
Düşmanın bile yapmayacağı bir sessizlikti o.
Üçüncü gün bir mesaj geldi,
kısa, kesin, acımasız.
"Dayımı bilirsin…
ayrılmak istiyorum."
Nedense o gün rüzgâr bile yüzüme bakmadı.
Altınşehir'de ilk kez elini tuttuğum park
içimde kendi mezar taşını dikti.
Sen gittin,
ama o park hâlâ ayakta.
Ben de öyle.
Bazen gülümsüyorum o günlere,
bazen nefesim düğümleniyor boğazıma.
Aşkın öğretisi budur herhalde:
İnsan hem yaşar, hem gömülür…
aynı hatıranın içinde.
Ve bilirsin,
asalet dediğin şey,
acıya bile başını eğmez.
Ben eğmedim.
Sadece sustum.
Sustukça şiirler büyüdü.
This poem has not been translated into any other language yet.
I would like to translate this poem