Roni Margulies

Roni Margulies Poems

"Rot", says my dictionary, means "muddy".
"A" means water, this I found surprising. "Rotta",
then, is "muddy water", and "Dam" is obvious.
Rotterdam is a dam, therefore, on muddy waters.
...

The Maas is the oldest river in the world.
It has flowed now for about a million years.
I never knew, they can apparently tell
the age of rivers, like that of men.
...

Nearly as many years ago as my age,
the Germans razed this city to the ground.
Not that there'd have been much resistence,
but the Nazis were in something of a rush.
...

Our lift talks to me, as I go up
or down, in a gentle, protective tone.
"We are here," she says "you may go".
She tells me the floor we have reached,
...

I had a blue pullover,
a cross between turquoise and sky blue.
It was my favourite, the one I wore most often.
We went through a lot together, it and I,
...

I walk down the Dordtselaan almost every day
to buy bread and cigarettes at Albert Heijn's,
and malodorous French cheese, dark
Belgian beers and cold pork products.
...

Just this side of the Erasmus Bridge,
in the middle of the bustling city,
among all the concrete and the glass,
among the steel and the building sites,
...

8.

While I was in Rotterdam
another of my years here on earth came to an end,
and I started on those of the next.
...

The great white boat at the end of the harbour,
the boat which like a second and lesser sun
reflects the first light of day every morning,
the boat I have dreamt will one day take me away,
...

Öğrendim ki, limanın ucundaki beyaz gemi,
sabahın ilk ışıklarını yansıttığında
ikinci bir güneş gibi parlayan gemi,
biner giderim diye hayal kurduğum gemi,

karaya bağlıymış kalın zincirlerle.
Gittiği yokmuş hiçbir yere.
Miadını doldurmuş çoktan,
oyuncak olmuş çocuklarla turistlere.

Yürüyüp bu sabah yanına vardım.
Asılıyor gibime geldi halatlarına bir an,
uskurundan bir hırıltı duyuyorum sandım.
Baktım, dinledim. Yok,
hayır, yanılmışım.
Benmişim.
...

Nasıl unutabilirim, ilk binişimdi uçağa.
Biletlerimizi gösterip çıkmıştık kapıdan,
bir yanımda dedem, birinde annem,
mavi bir otobüs gelip bırakmıştı bizi
kanadın tam altına. On birdi yaşım.
Gidişimiz belliydi, dönüşümüz belli:
İzmir'e gidiyorduk bir haftalığına.

İkincisi altı yıl sonra. Aklımda o da.
Okumaya gidiyorum: elimde biletim,
önümde beni bekleyen yeni bir dünya.
Körüklerden geçip gidiliyordu artık
bekleme salonundan doğru uçağa.
Sek sek oynar gibi yürüdüm gittim.

Oturup pencereden baktığımda,
arkamda sıra sıra körükler,
koca birer parmak sanki hepsi
bir şeye işaret eder gibiydiler.
Neydi söylemek istedikleri?
Neye çekiyorlardı dikkatimi?
Merak ederim arada bir hâlâ.
...

Yaşlı bir kadın beliriverdi bir gün
metro istasyonunun girişinde
birkaç ay önce.
Dileniyordu.

Yırtık, ama bembeyazdı giysileri.
Babaannemi anımsattı bana:
korku dolu gözlerini,
son günlerini.

Adet edindim her geçtiğimde
‘Günaydın' demeyi, ya ekmek
ya para vermeyi.
Tek kelime etmedi.

Bir şeyler diyecek oldum geçende,
baktı, belliydi ama anlamadığı.
Verdiklerimi aldı,
kafasını çevirdi.

Dün geçtiğimde yerinde yoktu.
Tek bir terlik gördüm yerde.
Soluk pembe, pullu,
sol kenarında

kan kırmızı plastik bir kalp.
Küçücük, pırıl pırıl.
Her an sanki
atacakmış gibiydi.
...

13.

Büyük çadırın önünde yere saplı kargı
Ağır hastalığını haber ediyordu Han'ın.
Önce ve en önemlisi dört oğlu arasında
bölüştürdü uçsuz bucaksız topraklarını,
dörde böldü yirmi yılda fethettiği kıtayı.

Yatağının başına çağırdı sonra oğullarını.
Her birine tek bir ok verdi. Kırın, dedi.
Kolayca kırdılar. Beşer ok verdi bu kez.
Kırın, dedi. Kırılmadı oklar. Siz de, dedi,
birlik durun. Tek duran kırılır, dedi.

Savdı oğullarını; son işi de bitmişti.
Ağır ağır döndü koca Han yatağında,
kurduğu dünyayı gözlerinin önüne getirdi,
bir ucunda Hazar Denizi, bir yanda Çin Seddi.
Ölebilirim artık, dedi. Atalarım beni bekliyor

ve torunlarım altın kumaşlar kuşanacaklar,
rüzgârdan hızlı koşan atlara binecek
en güzel kadınları kucaklayacaklar.

Ve bunları kime borçlu olduklarını,
heyhat, hiç kuşkum yok,
unutacaklar.
...

Kızağa alınmış geçende Canberra gemisi.
Sökülüp satılacakmış parça parça.
Birkaç satırlık bir gazete haberi.

Gözüme çarpıverdi sabahın köründe.

Görmüş geçirmiş bir gemiymiş Canberra,
ilk seferine çıktığında otuz beş yıl önce
İngiliz göçmenlerini götürmüş Avustralya'ya,
yeni bir hayat düşleyen, yeni bir ülkede.

Yıllar sonra asker taşımış Falklands savaşına,
yaralanmış, az kalmış sulara gömülmesine.
Uzun Akdeniz tatillerine çıkmış arada,
en rahat olduğu dönem olsa gerek ömründe.

Farketmemiştir bile girdiğini hayatıma.

Öğrencileri götürdüğü yıllarda yaz tatillerine
İstanbul'a uğramışlardı altmışların ortalarında,
bizim okula gelmişti çocuklar gezmeye.

Nedenini hatırlayamıyorum artık ama,
daha o zamandan hayallerimdeydi İngiltere.
Çıkmamıştı o dev gibi gemi aklımdan aylarca.

Bir köşede paslanırken Canberra şimdi,
zaman zaman düşünüyorlar mıdır acaba,
Avustralya'ya götürdükleri de, benim gibi:
"Daha iyi mi olurdu her şey bir başka yerde?"
...

15.

Basittir İngilizcesi, s eklenir,
Türkçesi de kolay, ler, lar,
Rumcanınsa çoğul ekleri
hiç öğrenilir gibi değildir.

Liman, örneğin, limani,
birden fazlaysa limania.
Bir mektup gramma,
çoğaldılar mı grammata.

Nedensizce farklı bazıları,
dişisi başka, erkek başka.
Vaz geçtim ben de zaten
tüm soneklerden artık.

Yineliyorum sadece bazen,
gereksizce, kendi başıma,
bildiğim en tekil kelimeyi:
Elsa, Elsa, Elsa.
...

Sekiz yaşındayken getirip manastıra
papazlara teslim etmiş babası onu.
Şam'a gidip geleceğini söylemiş.
Hatırlayan kalmamış artık nedenini,
ne zaman olduğunu. Tek bildikleri,
savaş yıllarıymış, zorlu yıllarmış,
kol geziyormuş ölüm buralarda.

"Sen biraz dur," demiş babası ona,
"bir yere gitme, bekle beni, geleceğim.
Bu sakallı iyi amcalar bakacak sana."
Sessiz sakin bir çocukmuş, usluymuş,
"Tamam," demiş, "gitmem, beklerim."

Ve beklemiş.
Aylar ve yıllar ve onyıllar boyunca
hiç kuşku duymadan beklemiş.
"Babam beni almaya gelecek.
Onu bekliyorum" demiş soranlara.

Her sabah bir mazgala tırmanıp
ovanın ötesinden ufku gözlemiş.
Çıkmamış hiç duvarların dışına.
Hiçbir şey yapmamış,
İncil okumaktan başka.
Hiçbir şey öğrenmemiş,
dua etmek dışında.

Durdurmuş zamanı.
Ara vermiş yaşamaya.
Geldiğinde babası,
bıraktığı yerden
devam etmek için hayatına.

Zaman dikkate almamış ama,
her şeyi durdurma kararını,
sevgiye güvenme inadını.
Yaşı doksanı çoktan geçmiş.
Bir daha göremeyecek babasını.
...

Yıllardan bindokuzyüzaltmış,
bir elimden dedem tutmuş, birinde balon.
Maçka, Taşlık durağı - belli, kış.

Surat asmışım. Garip - bir dediğim iki edilmezken.
Belki istediğim renk balon bulunamamış,
belki de balon değilmiş istediğim zaten.

Üç dakika sürmüştür o mutsuzluk olsa olsa.
Ağlamışımdır, telaşlanmıştır dedem, derken
yokuştan aşağı inmişizdir güle oynaya.

Unutulmak bilmiyor artık oysa mutsuzluklar.
Otuz dördümden ilk günü alırken şimdi,
Kolumda tekdüze bir tıkırtı:

Dedemin eski saati,
International Watch Company.
...

Thomas Hardy'ye saygılarla
Bir gün, bir yerde, bir an
bir şey var mıydı söyleyebileceğim,
her şeyi değiştirebilecek olan?

Diyelim ki bir akşam,
yemekte örneğin, göz göze geldiğimizde,
tam duygulanmışken, var mıydı söylemediğim

ve söylesem beni daha çok
ve daha uzun sevmesini sağlayacak sözler,
o an aklıma gelmeyen, düşünemediğim?

Veya yapabileceğim ama
gereksiz bulup yapmadığım bir şey:
Bir sevgi gösterisi, bir pişmanlık belirtisi,

bir iki gözyaşı, abartılı bir tepki?
O gün ansızın yağmur başlayıp da
kırmızı bir tentenin altına sığındığımızda,

içimden gelmişti, tam öpecektim ki,
dinmişti yağmur. Bir dakika daha yağsa,
her şey başka türlü gelişebilir miydi?
...

6. Neil Armstrong
Yirmi kilo taş getirdik yanımızda.
Baştan aşağı inceleniyorlar hâlâ.
Bilmem, yeni maddeler mi bulunur,
izleri mi garip ve eski bir canlının.

Gittim, adımlarımı attım, geldim.
Bundan sonrası başkalarına kalmış.
Nereye giderler, ne bulurlar seneye,
çok da merak etmiyorum doğrusu.

Gittim, adımlarımı attım, geldim.
Unutmayacağım elbet o yılları,
kapsülden inip attığım o ilk adımı.
Ne zaman düşünsem ama şimdilerde,

başucumdaki viskiye uzanıyor elim.
Anlam veremiyorum bir dünyadan
taş taşımaya bir başka dünyaya.
Anlayamıyorum, neydi aradığımız

ve niye ayda arıyorduk?
...

Rembrandtpark'ta çimlerin arasında
güneş vurduğunda parıldayan,
bir parça renk çarptı gözüme,

portakal kabuğu sandım,
baktım, değil, kağıt,
eğildim aldım:

Falım!

On üç yaşlarında üç beş çocuk
Türkçe rap çalarak
geçti yanımdan.

Çık çı-çık çak!

Bir köpek kaçtı koşturarak.
Güldüler hep arkasından.
Sahibi kaşlarını çattı.

Yurtdışında mı bu çocuklar?
Değil mi? Nereli? Dönsek,
nereye dönmeli?

Gidip şimdi birer ciklet alsak,
"Altı Falım ver, Ahmet Abi",
açıp fallarımıza baksak,

ne yazar?
...

Roni Margulies Biography

Roni Margulies is a Turkish poet, author, translator and political activist resident in London. The work of the writer Roni Margulies is pre-eminently the voice of the individual in an age of globalisation, of shifting identities and uncertain borders. That is hardly surprising. Margulies is a Turkish poet in the sense that he grew up in Turkey, writes in Turkish and reveals a great sensitivity for the subtleties of the Turkish language, although his own family background has without a doubt pre-programmed him to regard identity and location as anything but self-evident. He was born in Istanbul in 1955. On his mother’s side, the family is Turkish but also Sephardic Jewish, on his father’s side Polish (his grandparents settled in Turkey in 1925). Roni Margulies attended an English-language elite school in Istanbul and decided in 1972 to read Economics in London. He has lived in London ever since, although he has spent an increasing amount of time in Istanbul in recent years. He has written poetry since 1991. He has also translated work by Ted Hughes and Philip Larkin into Turkish.)

The Best Poem Of Roni Margulies

Below Sea Level

"Rot", says my dictionary, means "muddy".
"A" means water, this I found surprising. "Rotta",
then, is "muddy water", and "Dam" is obvious.
Rotterdam is a dam, therefore, on muddy waters.

Water everywhere. Water all around. I shall
spend the spring of 2014 in this liquid city
much of which lies well below sea level.
I shall go for long walks by the waters,

and seek answers to simple questions:
Am I more out of place here or in Istanbul?
Why am I more at home on water than when
I have both feet planted firmly on some land?
And why, on the threshold of turning sixty,
do I still expect these questions to be answered?

Roni Margulies Comments

Close
Error Success